okumamış, cahil, kültürsüz anadolu cahillerinin asla anlayamayacağı ve sevemeyeceği bir insan. bir insanın eğitim ve kültür düzeyini atatürk'e olan yaklaşımından anlayabilirsiniz.
bu adamın bu topraklarda sevilmeme sebebi entelektüel birisi oluşudur. neyin ne olduğunu, hangi sebeplerin hangi sonuçlara sebep olacağını bilen birisidir.
bir kere daha kendisi gibi bir liderin türkiye'de çıkmasının zor olmasının sebebi, 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başlarındaki entelektüel gelişimdir. fransızca bilmesi sayesinde avrupa'daki gelişmeleri takip edebilmiştir. üstüne, adamın yaşadığı yerler de hep avrupa'ya yakın olmuştur. orta doğu görevlerinde bile bir şekilde avrupalılarla muhatap olmak zorunda kalmıştır.
türkiye'de böyle kaç tane adam var? bence yok.
bir adam düşünün ki; ilk defa operaya gittiğinde opera hakkındaki söylediği şeylerle, operanın en üst seviye ustası richard wagner'in opera hakkındaki söylediği şeyler aynı olsun. bu adamın kafası tamamen entelektüel avrupalı kafasıydı. adamda operayı kavrayabilecek bilgi altyapısı vardı. özenti enteller gibi "operaya gideyim, entelektüel görüneyim." kafasında birisi değildi.
mesela bu aralar ankara'da herkesin sırtında keman çantası görüyorum. bunların acaba yüzde kaçı batı müziğindeki veya doğu müziğindeki keman literatürünün altında yatan kavramlardan haberdar mesela? işte atatürk bu kavramları biliyordu. bilmese bile az çok tahmin yürütebiliyor veya kavramı analiz edebiliyordu.
1932-1933 senelerinin millî eğitim bakanı dr. reşit galip’in bir sorusuna mustafa kemal atatürk'ün yanıtı:
“ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir kalıplaşmış kural bırakmıyorum. benim manevi mirasım bilim ve akıldır... zaman süratle ilerliyor, milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve bilimin gelişimini inkâr etmek olur... benim türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve bilimin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar.”
ne büyük bir insanmış... insan, okudukça, bilgilendikçe kendisine tekrar tekrar hayran kalıyor. zaten kendisinin tek manevi mirası olan "bilim"i ve "akıl"ı kılavuzumuz olarak görmediğimiz için bu durumlara geldik. bugün "gelişmiş" kategorisinde olan tüm ülkelerin en önemli ortak özelliği de 7'den 70'e bu ikisini kılavuz olarak görmeleri ve bu mantaliteyi kuşaktan kuşağa aktararak devam ettirmeleri.
Sık sık kendi kendime düşündüğüm bir şey var, "hayal", "metafor" veya ismine artık ne denirse. Eğer Türkiye'nin ve Türk toplumunun şu anki durumlarını öğrenme ve görme imkânına sahip olabilseydi başta kurucusu olduğu siyasi partinin yetkilileri ve destekçileri olmak üzere Türkiye toplumunun yarısından çoğunun yüzüne tükürürdü, kederinden bir kez daha vefat ederdi.
yaşadığı dönemde çeşitli makam araçları olmuştur ancak kendileri 1925 model sıralı 4 silindir 4.0 litre motora sahip 100 beygir güç üreten Mercedes Sindelfingen 'ın teslim evraklarını bizzat imzalayarak almış kendisine ait tek otomobili de bu olmuştur.
makam aracı olarak üç farklı araba kullandığını görüyoruz. ilk olarak 1935-1939 yılları arası üretilen lincoln model k ; 12 silindir 6.4 litrelik devasa motoru 150 beygir üreterek zırhlı gövdeyi taşıyordu. aynı aracın ilk ve tek üstü açık modeli ise sadece atatürk için özel üretilmiştir. son olarak hayattayken ve vefatından sonra da uzun süre kullanılan 1936 model cadillac 80 serisi ; 6.8 litrelik 150 beygir güç üreten v12 motor ile dönemin en güçlü arabasıdır.
Psikiyatri Profesörü Arnold Ludwig, toplamda 18 sene süren bir araştırmasında, 20’nci yüzyılın 2.000 önderi arasından ayırdığı 377 lider ile yaptığı incelemede Mustafa Kemal Atatürk’ü 31 puan ve “Vizyoner – Sosyal Mühendis” sıfatı ile 20’nci yüzyılın en büyük önderi olarak saptamış.
İşte göğsü kabartan, fevkalade o yazı:
▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
Kuruluşunun 93. yılında Cumhuriyetimizin kurucusu, büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ü bir kez daha yürekten anıyoruz. Onun eşsiz önderlik tarzını daha iyi anlayabilmek için önderlik yazınına göz atmakta yarar olabilir.
Bir psikiyatri profesörü olan Arnold Ludwig, 18 yıl süren araştırmasında, 20'nci yüzyılın 2000 önderi arasından ayırdığı 377 lider ile yaptığı incelemede, 31 puanla Atatürk’ü, “Vizyoner - Sosyal mühendis” sıfatıyla 20'nci yüzyılın en büyük önderi olarak saptamış (Roosevelt 30, Lenin 28, Nehru 25, Fidel Castro 23, Churchill 22 puan almışlar).
Ludwig Atatürk’ü, modern Türkiye’nin kurucusu, yurttaşlarının çoğu için aziz bir sembol, Türkiye’de demokrasinin alt yapısını kuran otoriter bir önder olarak tanımlıyor. Ona göre otoriter liderlerin önemli bir özelliği, ülkedeki sosyal dengeyi kurabilmek için “dikta” rejimi uygulamaları. Böylece pek çok batılı gibi ona göre de Atatürk bir “diktatör”. Bireyci kültür özelliklerine sahip batılılar için, toplulukçu kültür yapısına sahip doğulu toplumları algılamak gerçekten zor.
Atatürk, hiç kuşkusuz “babacan” bir önder. Türk toplumun babası olarak kabul edildiği için ona TBMM tarafından “Atatürk” soyadı veriliyor. Ancak, onun demokrat bir önder olduğu da kuşkusuz.
Durumsal liderlik kavramı
Önderlikle ilgili çok sayıdaki kuram içinde, Atatürk’ün önderlik tarzını en iyi anlayabileceğimiz kuramlardan biri, “Durumsal Liderlik Kuramı” (Contingency Theory). Bu kuram, önderin en uygun yaklaşımının, koşul ve durumlara göre değişeceğini ileri sürmektedir. Gerçekten de iyi bir önder, önderlik tarzını içinde bulunulan koşul ve durumlara göre değiştirmek zorunda olduğunu bilir. Her şeyin yolunda olduğu dönemde demokratik bir önder, kararlarını tüm paydaşların -karardan etkilenecek kesimlerin- yüksek katılımıyla alır, ancak acil ve tehlikeli koşullarda demokratik davranamaz.
Bu tür koşullar, zaman yitimine izin vermeyen durumlardır. Örneğin bir yangın varsa ve her şey yanıp kül olacaksa, önder, “haydi tartışalım, hangi yöntemle en iyi sonucu alacağımıza karar verdikten sonra yangını söndürelim” diyemez, çünkü bunlar tartışılırken, geriye kurtarılacak bir şey kalmaz. Bu durumda önderin komutayı ele alması, ne yapılacağını “dikte” etmesi gerekir. Böyle bir durumda dikte ettiği için “diktatör” olarak nitelenemez. Tam tersine, ülkeyi, sorumluluğu tek başına üstlenip, kendisini riske atarak kurtardığı için “kahraman” olur. Atatürk ülkedeki yangını, eşi ve benzeri görülmemiş bir başarıyla söndürdüğü için Türk halkının ulu önderidir. Başarmasaydı, bugün tarih sayfalarında, Osmanlı’ya başkaldırdığı için idam edilmiş bir şaki (terörist) olarak yer alacaktı.
Atatürk, koşulların gereği, yerine göre “otokratik”, yerine göre “demokratik” bir tarzda eylemde bulunan “durumsal” (situational/contingency) bir önderdi. Çok yüksek bir duygusal zekâya sahipti, kendi kültürünü ve insanlarını çok iyi tanırdı, o kadar ki, günümüzde pek çok araştırmanın gösterdiği gibi babacan önderliğin, Türk kültürüne en uygun önderlik olduğunu çok iyi bilirdi.
Sadi Irmak anlatıyor
Onun bu tarzına iyi bir örnek, yurt dışına gönderdiği 750 öğrenciden biri olan Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak (1904-1990) olabilir. Şöyle diyor Sadi Irmak:
“Yıl 1923... İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci olduğum sıralar, okul duvarında bir ilan gördüm: ‘Avrupa’ya talebe yollanacaktır.’ Allah Allah dedim! Ülke yıkık dökük, her yer virane, Lozan Anlaşması yeni imzalanmış, bu durumda Avrupa’ya talebe... Lüks gibi gelen bir şey... Ama bir şansımı denemek istedim. 150 kişi içinden 11 kişi seçilmişiz. Benim ismimin yanına Atatürk, ‘Berlin Üniversitesi’ne gitsin’ diye yazmış. Vakit geldi, Sirkeci Garı’ndayım ama kafam çok karışık. Gitsem mi, kalsam mı? Beni orada unuturlar mı? Para yollarlar mı? Tam gitmemeye karar verdiğim, geri döndüğüm sırada bir posta müvezziinin sesini duydum: ‘Mahmut Sadiiii!... Mahmut Sadiii! Bir telgrafın var.’ Yaklaşıp ‘Benim’ dedim. Telgrafı açtım, aynen şunlar yazıyordu: ‘Sizleri bir kıvılcım olarak yolluyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz.’ İmza: Mustafa Kemal. Telgrafı okuyunca düşündüklerimden olağanüstü utandım. ‘Şimdi gel de gitme, git de çalışma, dön de bu ülke için canını verme’ dedim. Düşünün... 1923’te o kadar işinin arasında 11 öğrencinin nerede, ne zaman, ne hissettiğini sezebilen, ona göre telgraf çeken bir liderin önderliğinde bu ülke için can verilmez mi? Gittim, çok çalıştım, çok başarılı oldum. Ülkeme ‘alev’ olarak döndüm. Önce İstanbul Üniversitesi Genel ve Beşeri Fizyoloji Enstitüsü’nü kurdum. Kürsü başkanı oldum. Daha sonra ülkemin başbakanlığını yaptım. Ben kim miyim? Ben sadece iki satırlık bir telgrafın yarattığı bilim adamıyım...”
Atatürk, düşmanlarına bile sevgi ve sevecenlikle yaklaşan bir bilge olarak, Gelibolu’nda yaşamını yitiren Anzak askerleri için yazdığı mektupta şunları söyler:
"Bu memleketin topraklarında kanlarını döken kahramanlar! Burada, dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır."
"Yurtta sulh, cihanda sulh”, “Eğer nefs-i müdafaa değilse savaş cinayettir” diyen önderimiz, kurtarıcımız, kurucumuz, başöğretmenimiz, yüksek ahlak sahibi, onurlu insan olarak örneğimiz Aziz Atatürk, kan ve gözyaşının dinmek bilmediği bu dünyada senin öğretine, bugün her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Sevgi, saygı, özlem, minnet ve şükranla anıyoruz seni yine...
▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬▬
Herkese Bilim Teknoloji dergisinin 28 Ekim 2016 tarihli 31'inci sayısından alınmıştır. Yazı aynı zamanda "herkesebilimteknoloji.com" internet sitesinde de paylaşılmıştır: www.herkesebilimteknoloji.com/...