istanbul'daki sinemalarda he-man, robocop, total recall, star wars: return of the jedi, rain man, die hard, child's play gibi bugün kült klasik haline gelmiş filmlerin gösterildiği yıllar yani doksanlarda izlediğim bir filme sebebini bilmediğim bir şekilde çok hayran kalmıştım. o sırada bol bol çizgi film izleyen sadece fantastik ve aksiyonlu filmlerin ilgimizi çektiği körpe zamanlardı. bu açıdan sanırım o sıralarda evdeki kasetlerini durmadan izlemem sebebiyle ezberlediğim bütün charlie chaplin filmlerini saymazsak herhalde ilk defa hakiki bir sinema diliyle ve anlatımıyla karşılaşmış ve kafayı yemiştim.
içimden de benim bu filmden sıkılmam gerekiyor ama acaba neden bu kadar beğendim diye düşünüp duruyordum.
tabii o sıralarda çeşitli ortamlarda yedinci sanat olup olmadığı tartışılan sinemanın yönetmenmiş, görüntüymüş, teknikmiş, anlatımmış, dilmiş, bu yönleriyle hiçbir ilgisi olmayan ve salt eğlence kaynağı olarak gören bir çocuktum.
bahsettiğim film ise sonradan bütün filmlerini izlediğim bir yönetmen olacak robert altman'ın, bu filmi yüzünden favori oyuncum haline gelen tim robbins'e başrol verdiği the player adlı bir filmiydi.
sene sanırım 1994 ya da 1995 idi.
benim çocuk beynimdeki sinema algısını kökten değiştiren bu filmin konusunun da sinemayla ilgili olması ise tatlı bir tesadüftü sanırım.
filmi hayal meyal hatırlıyorum ama aradan geçen yüzlerce yıl içinde her şeye bakışımın radikal şekillerde ve sayısız kere değiştiğini düşünürsek bu kadar zaman sonra the player'ı yeniden izleyerek geçmişteki hislerim, algılarım ve fikirlerimle karşılaştırıp yeniden değerlendirmeyi planlıyorum. bakalım, bu karşılaştırmadan anlamlı bir şeyler çıkarabilirsem belki meta sözlükteki ilgili başlığa yorumumu yazarım.