-
Eksik yanımın tamamlandığını hissediyorum.. -
bir daha ghosting yapmak istemiyordum ama mecburen yaptım. bazıları cidden laftan anlamıyor, hakkı ghosting oluyor ne yazık ki...
lanet olsun içimdeki kadın sevgisine... her defasında "bencil arzularını üzerimden gerçekleştirmek isteyen kadın istemiyorum hayatımda" diyorum. ama hep de bu tipler yoluma çıkıyor.
tek isteği benimle hayat yolunda yürümek olan bir kadın çıkacak mı bakalım karşıma? -
bundan yıllar yıllar önce, henüz tazecik bir katolik adayıyken "polonya'nın başı derde girerse, gönüllü asker yazılırım!" demiştim. tabii o zamanlar rusya'nın saldırma olasılığı yoktu. biraz hamasi davranmışım.
neyse, söz ağızdan bir defa çıkar. rusya ve polonya savaşırsa mecburen gönüllü olarak başvuracağım. polonya beni alır mı, almaz mı orasını bilemem ama. -
hayatta 'artık olmaz, ı ıh, vs,' minvalinde pesimistliğimizden ve toplumsal depresyonumuzdan ötürü kendimizle yoktan yere kavga ettiğimiz şu hayatta yine de birtakım mucizeler demeyeyim ama 'geri dönüş'ler oluyor; şaşırtıcı ölçüde 'bir anda' ve 'albert einstein' 'i doğrularcasına olmaya devam ediyor. ve belli ki edecek de. hepimiz için. istisnasız.
bıçaklandıktan sonra yoğun bakım ünitesine bağlı iken bir anda hayata fiziksel ve biyolojik olarak dönen; sadece uyurken içmeyen bir meczup haline gelmişken bir günde ve hatta yine 'bir anda' o alkol denen illeti bırakan ve o gün bu gün ağzına sürmeyen, hatta nefret eden birisi olarak, bir daha böylesi adına yaşam demekten uzak bir formatın içerisine düşüp, akabinde 'geri dönüş' yaşayacak duruma düşmemek için kendi kabuğunda, kimseye zarar vermemek için kendisini öldüren bir adam modunda uzun yıllardır yaşayıp giderim diye düşünmüştüm. çünkü ne bırakacak kötü bir alışkanlığım, ne de yaşam konforumu ve gelecek projeksiyonumu bozacak bir düşmanım kalmamıştı. işin özü benim için artık kendime yönelik bir challenge kalmamıştı. (ingilizce tabir için özür dilerim ama cuk oturduğu için dayanamadım.)
hayatta ne birisine güvenebileceğime, ne de birisi tarafından sonsuz güvenilebilecek bir insan olabileceğime inanmadan yaşadım durdum. kanıksadım da. diceyliği bırakıp, bankacılığa başladığım ilk gün (izmir çeşme'den, trabzon değirmendere'ye) etrafıma bakar bakmaz demiştim: "olmamış. çok eğreti olmuş." sabaha kadar yazsam tarif edemem o yüzden siktir edin; mevzuya geleyim.
arada bir spor salonlarına giderim. tıpkı bilardo salonlarına gittiğim gibi. o da ayrı bir tutkumdur. ama spor salonlarına genelde kah 'bir an'lık gaz ile antrenman yapmaya, kah antrenman yapanları izlemeye ve veya çok nadir de olsa özel ders vermeye. böyle yapay bir romantizm içerisine girmeye çalışıyormuş gibi göründüğümün farkındayım ama ben gerçekten spor yapmayı hiç sevmedim. yani romantize edecek bir duygum yok. ben hep iyi bir izleyiciydim. boks'a başlama hikayemi anlattığım kişiler vardır, bilirler; oralet içerek o leş gibi salonlarda boks yapanları izleyerek başladım genç yaşta. ne bileyim ben hep araştıran, izleyen, öğrenmek isteyen tarafta olmayı isterdim; uygulayan kişi olarak değil.
3 ay önce oturduğum semtte lüks bir spor salonu açıldı. ortaklarından birisi de benim trabzon'dan bir arkadaşımın kayınçosu imiş. uzatmayayım gittik selam verdik, oturduk vesaire. sohbet, çay derken içeri bakıyorum ama son model spor aletleri, tertemiz minderler, parfüm kokuları, vücudun her kılcal damarını çalıştırabileceğin ölçüde detaylandırılmış eski sistem ekipmanlar, vs, vs, vs, girdim içeri müsaade isteyerek öyle bakıyorum aletlere, bir anda gözüm aynada kendime takıldı.
yaz günü, haliyle tişört giymişiz. lan bir baktım kendime; tamam beyazlamışız, kıçımızdaki kıllar kadayıf olmuş, göz altlarım kırışmaya başlamış, ne bileyim çenemiz daha sertleşmeye, sakallarımız iyice bembeyaz olmaya başlamış, yaşlanmışız be olm derken hayat tabii ki geçiyor gözünün önünden. uzatmayayım çıkarttım tişörtü, verdim kırbacı. pardon bu o değildi.
çıkarttım tişörtü; vücudumdaki dikiş işlerine, kolumdaki dövmeme, bir türlü kırılmayan ve beni yarı yolda bırakmayan burnuma, e göbeğime, eh be olm kolların altı da sanki sarkmaya mı başladı diye bakınırken, birden, 'bir anda' alkolü bırakırken kendimi de bıraktığımı hissettim. başladım hemen o an kafamda tartmaya, lan olur mu olmaz mı, lan steroid e girsem mi, yok olm riske gerek yok, baklava mı ? yok lan, tembel herifin tekisin gibi kendi kendime hakaret ederken, ertesi gün kendimi o 'challange'nin içinde buldum.
gittim tüm tahlillerimi yaptırdım; kas, yağ, ölçümlerini birkaç yerden teyit ederek elime alıp tuttum salonun yolunu. elimde sağlık raporu gibi evraklar, bir de emekli öğretmen gibi güzel efendice dosyalamışım onları, çıktım salondaki hocanın karşısına. aynı inci sözlükteki gibi "bak kardeşim" diyerek girdim mevzuya. bilirsiniz, dan dun adamımdır. "bak kardeşim, ben eniştenin arkadaşı serkan abin. magazini, hal hatır işlerini geçelim. benim haziran ayına kadar vaktim var; şu kadar sene, şu şu kulüplerde , şu seviyelerde boks yaptım; işte şunca sene bireysel vücut çalıştım. yani teoriyle vakit kaybetmeyelim; ben steroidlerimi belirledim, gereken takviyeleri belirledim, ölçümlerim, tahlillerim her şey hazır, kafamdaki antrenman teknikleri şunlar bunlar hepsi bu dosyanın içinde. sen bunları al, git çalış, yarın bana haber ver, geleyim detaylı konuşalım." dedim gittim. ciddiyim.
ertesi gün aradı, o da aynı üslupla "abi sen bir 14 kilo ver, öyle başlayalım." dedi. sorgulamadım, vardır bir bildiği dedim. uzatmayayım, dün itibariyle 14. kilomu da verince, ilkokul öğrencisi gibi bugün elimde spor çantam, eldivenlerim salona gittim. tartıldık, konuştuk, vs, vs, vs, vs, derken bir buçuk saatlik bir profesyonel antrenmanla tekrar salonlara döndüm.
e ben diceyliğe de geri döndüm ?
yani tamam bunlar güzel 'geri dönüş'ler lakin kendime verdiğim sözler ? vardır bir hayır diyoruz.
formülasyonu iyi yapmak lazım: ölümden döndük, alkolü bıraktık, kitaplara gömüldük eyvallah ama kendimizi de bırakmışız. bunu bugün tekrar anladım.
haziran ayında yaşıyor olursam ve bu yaşta, şirin baba halimle 4 tane baklavayı çıkartabilirsem haber veririm :) ama haftada 3 gün gym, 3 gün ağır boks antrenmanı ve doğru beslenme / yaşam ile olmayacak iş değil, di mi ? :)
bir daha kendimi bırakmayacağım. siz de siz olun, 'ı ıh' , 'olmaz' demeyin e mi :) -
her antrenman daha da güçlendiğimi hissediyorum. iğnenin vücuda girdikten sonraki reaksiyonu, damarlardaki kızgınlığı ve öfkeyi hissetmek, idman sonrası çay karıştıramayacak ölçüde güç boşalması yaşamak, eve döndüğünde tekrar gölge yapmak, falan, filan.
kazanacağız bu kendimizle girdiğimiz son mücadeleyi de evelallah. -
Çek cumhuriyeti'nden gelen adaşım Jan sağolsun ofiste inancım ifşa oldu.
Neyse ki pek tepki almadım şimdilik. Bakalım ilerleyen günlerde ne olacak... -
güzel telaffuz edebildiğim batı dillerinin sırası şöyle:
rumence>latince>italyanca
rumence konusunda nedense öyle doğal bir yeteneğim var. üniversitede seçmeli ders olarak almıştım. hoca o kadar çok beğendi ki konuşmamı okuldan mezun olsam da illa ki bir etkinlik falan olduğunda "şöyle bir etkinlik var, katılmak ister misin?" diye soruyor.* -
Şu evden siktir olup gideceğim zamanı iple çekiyorum. Az kaldı zaten, bir şey kalmadı şunun şurasında. Bir insanın kendi öz ailesinden bile soğuyabilecek bir noktaya ulaşması mümkünmüş bu hayatta. Bunu da acı bir şekilde öğrenmiş, tecrübe etmiş olduk. O yüzden kendisini dünyanın merkezi, bulunmaz Hint kumaşı falan sanan kişilikler tek kelimeyle komikler. Bu insan çeşidinden çok fazla var, çok sıkça karşılaşılabilen bir insan çeşidi. Gülünç ve zavallılar fakat haberleri yok. Sanki biraz konu dışına çıktım fakat hazır aklıma gelmişken ve yeri gelmişken gereken yerlere gereken mesajları göndermek istedim. Aslında birbirinden farklı konularmış gibi görünüyor fakat aslında değil. İkisi de aynı konu aslında, aynı kapıya çıkıyor. Ayrıca yine konu ile alakalı olarak siz güzel insanlara yani Meta Sözlük yazarlarına güzel bir tavsiye vermek isterim, bu da bonus olsun: 5 TL değeri olan şahıslara 500 dolar değer biçmeyin, canınızı sıkanları direkt postalayın, hayatınızdan çıkarın, "hiç kimse" vazgeçilmez, bulunmaz Hint kumaşı değildir. -
Küçük interaktif sözlüklerin en büyük probleminin çoğu kişinin karı-kız için ortamda bulunması olduğunu düşünüyorum. Böyle olunca da saçma sapan rekabetler oluşuyor, sonra küsüp gidenler oluyor vs. bu tür sebeplerden pek yazasım gelmiyor bunlarda. Ama araştırdığım konularda yazılar yazmak da hoşuma gidiyor. -
Tüm düşünceler, tüm kısa vadeli ve uzun vadeli planlar suya düştü. Yapacak bir şey yok. Sağlık olsun. Demek ki böyle olması gerekiyormuş. Belki son bir çıkış yolu, bir umut vardır. Onu da zaman gösterecek. Varsa da hiç düşünmeden kovalayacağım o çıkış yolunu. Hayatta kalma mücadelesi bu sonuçta, ölene kadar asla bitmeyen bir mücadele, ekmek davası. -
eskiden genelde terk edilen veya reddedilen taraf ben olurdum. sonra bu reddeden taraf ben olmaya başladım. artık uzun süren yalnızlıktan dolayı mıdır nedir, şimdilerde de "s****ler..." deyip terk eden ben oluyorum.
ne güzel giden ilişkim vardı. ta ki karşı taraf kontrolü eline almaya çalışıncaya kadar.
kusura bakmayın da "s****ler..."... -
2 ay gibi kısa bir sürede toplamda 161 girdi ile 235.516 gibi devasa bir karakter sayısına ulaştığım için kendimi canıgönülden kutlamak, bunun sonucunda da kıçımın biraz kalkmasını istiyorum.
i.ibb.co/...
Senin için geliyorum @rainbow. Şunun şurasında bir şey kalmamış zaten, 38.000 küsür karakter daha. @naberlansozluk biraz sıkıntı ama. 374.585 karakter nedir, yav? Sözlüğe döşek mi attın? Neyse, onu da sollarız, sorun değil. İşte asıl sıkıntı da @bachophile. 787.516 karakter... Sen döşek değil, bildiğin mobilya takımı atmışsın sözlüğe. Neyse, onun da icabına bakarız herhâlde zamanla. -
bu gidişle dırdırından yıldığım kadınla evleneceğim gibi görünüyor. stockholm sendromu mudur artık nedir...
hindistan/#6525
henüz kesin bir şey yok ortada ama iyiden iyiye gelecek planları yapmaya doğru evrilmeye başladı sohbetlerimiz. çevrem uzakdoğulu, ben fransız gelin beklerken aradığım gelenekçi katoliği hindistan'da buldum ya ne diyeyim... -
ingilizce kelime dağarcığım oldukça yüksek. hatta teoloji ve felsefe konularını çoğunlukla ingilizce kaynaklardan okuyorum/izliyorum/araştırıyorum (türkçe'den sonra en rahat anladığım ikinci dil olduğu için).
lakin konuşmam hala yerlerde sürünüyor ve buna cidden sinir oluyorum.
tabii bunun sebebi ingilizce'yi yazılı olarak kullanmama rağmen çok fazla konuşmamam.
bir çözüm yolu bulacağım artık, bakalım nasıl olacak... -
isviçreli muhafız olmak isterdim...
hakikaten çok özeniyorum adamların hayatlarına... -
bir süredir romantik ilişkiler konusunda bir şeyler yazmak istiyordum ama uygun başlığı denk getiremedim. şöyle bir içimi dökesim var.
türkiye'deki kadınlarla pek uyuşamıyorum. bugüne kadar çok reddedildiğim de oldu, çok reddettiğim de. bu redlerin sebebi de çoğunlukla dini inanç faktörü oluyor zaten. sırf bu sebeple feldt grace'in neredeyse klonu olabilecek bir hatunu bile reddettim. tabii reddettikten sonra içim kan ağladı. ama yapacak bir şey yok.
askere gidip gelene kadar bu konuda çok depresiftim zaten. daha önce beni başka sözlüklerde takip etmiş olanlar da bilir bunu. millet el ele tutuşup çiftler halinde gezerken çok özeniyordum. "benim neden sevgilim yok? bana neden almıyorsunuz?" diyemiyordum tabii devlet bahçeli'ye ve aileme . çünkü ailemle de bu din meselesi yüzünden aram açıktı ve hala aram açık. annem askere giderken çok sevinmişti bu sebeple. beni döve döve müslüman yapacaklarını zannediyordu kadıncağız.* sonra tabii tsk'nın seküler yapısının akp'ye rağmen korunduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldı kadın. artık akp, tabanında nasıl bir algı yarattıysa ciddi ciddi ülkenin şeriat kanunlarıyla yönetildiğini zanneden insanlar var. bir de üniversite mezunu ikisi de... neyse bir şey diyemiyorum...
tabii askerde istanbul'a karşı sigara yakacak ve düşünecek zamanlarım oldu. özellikle haftasonları. meditasyon (hristiyan meditasyonu, budist falan değil. aman diyeyim...) ve dua konusunda askerliğin bana çok faydası oldu diyebilirim. zaten incil'de de mesih isa romalı bir yüzbaşının* imanını över.
-- spoiler --
İsa Kefarnahum’a varınca bir yüzbaşı O’na gelip, “Ya Rab” diye yalvardı, “Uşağım felç oldu, evde yatıyor; korkunç acı çekiyor.”
İsa, “Gelip onu iyileştireceğim” dedi.
Ama yüzbaşı, “Ya Rab, evime girmene layık değilim” dedi, “Yeter ki bir söz söyle, uşağım iyileşir. Ben de buyruk altında bir adamım, benim de buyruğumda askerlerim var. Birine, ‘Git’ derim, gider; ötekine, ‘Gel’ derim, gelir; köleme, ‘Şunu yap’ derim, yapar.”
İsa, duyduğu bu sözlere hayran kaldı. Ardından gelenlere, “Size doğrusunu söyleyeyim” dedi, “Ben İsrail’de böyle imanı olan birini görmedim. Size şunu söyleyeyim, doğudan ve batıdan birçok insan gelecek, Göklerin Egemenliği’nde İbrahim’le, İshak’la ve Yakup’la birlikte sofraya oturacaklar. Ama bu egemenliğin asıl mirasçıları dışarıdaki karanlığa atılacak. Orada ağlayış ve diş gıcırtısı olacak.”
Sonra İsa yüzbaşıya, “Git, inandığın gibi olsun” dedi.
Ve uşak o anda iyileşti.
matta 8: 5 - 13
-- spoiler --
işte askerlik sağolsun, beni bir mgtow'a evriltti. ciddi anlamda bir türk kadınıyla evleneceğimi düşünmüyorum. çünkü ne kadar sonradan birisi din değiştirse bile, davranışlar ve kültür o kadar kolay değişmiyor. bunu kilisede de gözlemleme şansım oldu. ermeni kadınlarla sonradan hristiyan olan türk kadınlar arasında bariz bir karakter farkı var. çünkü o kadınlar hristiyan çevrede büyümüş ve bir geleneği miras almışlar. sonradan hristiyan olanların çok azında bir hristiyan geleneğine göre yaşama alışkanlığı var. çoğunluk yine üç aşağı beş yukarı eski hayatını devam ettiriyor.
benim farklı olma sebebim ise benim zaten yıllar boyu asosyal olmam ve çevreden bir şeyler kapmamamdı muhtemelen. bir de çoğunlukla yabancı edebiyatla haşır neşir olmam az çok bana bir hristiyan geleneği ve düşünce yapısı için altyapı oluşturmuş. mesela bratya karamazovi'nin üzerimdeki etkisi büyüktür. bunun yanında hristiyanlığa ilgi duyduğum günlerden itibaren sürekli hristiyan literatürüyle içli dışlı olmam, ilk sevgilimin lise eğitimini hong kong'da katolik lisesinde okuması falan inanç altyapımı zenginlştiren şeyler oldu. ama şartlar gereği protestan doktrinasyonuna maruz kalmam, teolojk açıdan biraz kör-topal bıraktı beni sanırım. benim hristiyan olmaya karar verdiğim yıllarda katolik kilisesi türklere pek sıcak bakmıyordu. z kuşağı bu açıdan biraz daha şanslı.
hal böyle olunca, ben de çeşitli dua gruplarından tanıdığım bazı hanımlarla yazışmaya başladım. ama ya ilişkiler çok değişti zamanla, ya da ben yıllardır yalnız kaldığım için ilişki dinamiklerini unutmuşum.
mesela internetten flört ettiğim hanımların hepsi benden hediye istedi. oysa benim bildiğim hediye öyle istenen bir şey değildir. hediyeyi hediye yapan beklenmedik olmasıdır diye biliyorum ben. zaman içinde hediyenin tanımı değiştiyse bilemem.*
işte böyle olunca da "lan yoksa bu katolikler de mi iyice menfaatçi oldu?" diye düşünmedim değil. ama bu ilişkiler konusunda yapacağım şey, uygun aday çıkıncaya kadar beklemek olacak. çıkmaması da muhtemel. ama hayat ilişkilerden ibaret değil. öğreneceğim çok dil, okuyacağım çok kitap var. bir de tabii keman var. -
tanrı'ya kızgın olduğum çok konu var.
en basitinden türkiye'de doğmam bile tanrı'ya olan öfkemin en büyük sebeplerinden. diğer tüm sorunlarımın temelinde yatan da bu aslında. belki başka ülkede doğsam tanrı'ya bu kadar kızgın olmazdım galiba. ama o zaman da tanrı'yı tanımazdım.
işte tanrı ile aramda böyle tuhaf bir ilişki var. bazen çok öfkeleniyorum. ama sonra bu öfkemden pişman oluyorum.
yahu koskoca tanrı, senden neden nefret etsin? şu duygunun, "almanya bizi kıskanıyor yeenim" diyen adamdan ne farkı var? hadi diyelim senden nefret etti, çok daha farklı işkence metodları mevcut.*
işte yeri geldiğinde de böyle saçma sapan vehimlere kapılıyorum.
çok şükür; yhwh, zeus gibi de olabilirdi. o zaman işte talih konusunda odisseus ile yarışırdım galiba.
yalnız o değil de birçok konuda odisseus ile aynı denenmelerden, maceralardan (metaforik olarak. yoksa tek gözlü dev görmedim, calypso'ya seks kölesi olmadım.) geçiyorum. sonu hayrolsun.* -
"Astroloji" diyeni terlikle kovalarım ama biz boğalar nasıl bu kadar benzer olabiliyoruz hala aklım fikrim almıyor.
Muhtemelen sadece boğa burcu bilimsel, geri kalanlar da boğaların yüzü suyu hürmetine burç sahibi yapıldı. -
bu hayat böyle gider mi diye çokça düşünüp çelişkiler yaşadığım şu sıralarda buraları boş bıraktığım doğrudur. bazı insanlarla tanışmasaydım kesinlikle hippi olur çıkar giderdim. şu sıralar yine çokça düşündüğüm bir yaşam tarzı olsa da bencillik olarak düşünüp geri adım atıyorum. salınıp duruyorum. -
hiçbir şey yapmaya hevesim kalmadı...
keman yayını tutmama hocam hiç müdahale etmediği için doğru tutuyor zannediyordum bugüne kadar. ama yanlış tutuyormuşum aslında. şimdi de doğrusunu öğreneyim derken hiç tutamamaya başladım.
neyse heves etsem elime yüzüme bulaştırıyorum.
ölsem de kurtulsam artık... -
yabancı diller içinde en başarısız olduğum dil ingilizce. bilmiyor değilim, ama kendimi başarısız görüyorum.
bugün beni dedeağaç'tan salsalar önüme gelenle konuşa konuşa (cermen ülkelerine/şehirlerine uğramamak kaydıyla) ispanya'nın galiçya eyaletine kadar aksan/telaffuz sıkıntısı yaşamadan (fransa konusunda şüphelerim var ama*) gidebilirim.
ama bu lanet dilin aksanını bir türlü oturtamadım işte... çok saçma sapan bir ingilizce aksanım var.
ingilizce hikaye bile yazabilen adamım ben. ama konuşma sıfır...
bunun sebeplerinden birisi de ingilizce'nin çok da sevdiğim bir dil olmaması sanırım. ingilizce edebiyattan bile okuduğum kitap çok nadir çıkıyor. kitaplığımda en çok fransız, rus ve japon yazarlar var. -
podrostok'u okurken sharon isbin'in bach solo lavta suitleri albümünü dinledim hep.
sabah bir doz, işten çıkınca bir doz. neredeyse bir aydır böyle. yemin ederim artık hepsini ezberledim. kafamda lavta suitleri çalıyor hep...
"neden başka albüm dinlemedin?" diye soracak olursanız, bu albüm benim okuma albümüm. kitap okurken, bir şeyler çalışırken falan hep bu albümü dinlerim. ama podrostok yüzünden overdose oldu galiba. belki de "lan klasik gitar mı çalsam?!" şeklinde düşünmemin sebebi de budur... -
çoğu başlangıç düzeyi kemancıya göre yine iyi çalıyormuşum ben yahu... -
Düğünlerden hazzetmeyen tek insan benim galiba.
Yalnız çok merak ediyorum; olur da evlenirsem kilisedeki düğünüme akrabalarımın kaç tanesi gelecek acaba? annem , babam bile gelmez galiba. Mozart'ın düğünü gibi, 5 kişi falan olur kilisede galiba.* -
bu da olmadı.
gittiği yere kadar.
- köprü, hasar raporu verin !
- kaptan köprü yok.
- Nası yok? hiç mi yok?
- vallahi yok kaptan.
- spock, bu durumda yapılacak en mantıklı iş nedir?
- çay demleyelim kaptan. Harareti alır.
- demleyelim lan spock. Yanında çekirdek de çitleriz.
- çitleriz.